Dört Tavşanını Pazarda Satan Çoçuk

Dört Tavşanını Pazarda Satan ÇoçukHasan geçen yıl dokuz yaşındaydı. Bir gün evlerinin arkasındaki bahçede bir tavşan gördü. Tavşan kaçmadı Hasan’dan. Hasan tavşanı sevdi, tutup kaldırmak istedi. Tavşan çok ağırdı, hem karnı şişti. Belli ki yakında yavrulayacaktı. Babası yoktu Hasan’ın. Beş yıl olmuştu, aralarından ayrılıp bu dünyada onları yalnız bırakışı. Anası evlere temizliğe gidiyor, öyle geçiniyorlardı. Aradan on beş gün geçti ki tavşan dört tane yavruladı. Bir ay sonra anne tavşan ortadan kayboldu. Hasan bir süre sonra anne tavşanı unuttu ve bütün sevgisini yavru tavşanlara verdi. Günler günleri, aylar ayları kovaladı. Artık yavru tavşanlar büyümüş, kocaman birer tavşan olmuşlardı.

Günlerden bir gün Hasan’ın annesi Hacer hanım şiddetli bir gribe yakalandı. Evde yorgan-döşek yatıyor, devamlı olarak doktor, ilaç diye sayıklıyordu. Doktor paraya gelirdi, ilaç parayla alınırdı. Kıyıda-köşede biraz paraları olsaydı, ama hiç paraları yoktu. Hasan sağa-sola bakındı. Sandalye, masa,vazo, tabak, halı gibi eşyaları satsaydı, satsaydı ama eşyaların çoğu eskiydi, hem kim para verip alırdı. Nitekim yoldan geçen bir eskiciye masayla sandalyeyi satmaya kalkmış ama eskici para etmez onlar demişti.

Annesinin hastalığının beşinci gününün gecesi, Hasan rüyasında kendisini evin bahçesinde otururken görüyordu. Tavşanlar da kafesteydi. Birden kafesin kapısı açıldı ve tavşanlar koşarak Hasan’ın yanına gelip, Hasan bizi sat, annen kurtulsun, dediler ve koşarak uzaklaşıp geri dönerek Hasan’ın yanına gelip, Hasan bizi sat annen kurtulsun, dediler. Bu böyle birkaç dakika devam etti. Daha sonra uyanan Hasan sabaha kadar ağladı. Erkenden kalkan Hasan yüzünü yıkadı, elbiselerini giydi. Baktı öbür odada annesi hasta yatağında uyuyordu. Baygın gibiydi. Hasan omuzlarını arkaya doğru gerdi, göğsünü kabarttı, başı dimdikti. Odasındaki büyükçe karton kutuyu aldı. Bahçeye çıktı. Kafesteki tavşanları kutuya koydu. Yolda yürürken hiç ağlamıyordu, Hasan ağlayamıyordu. O gece saatlerce ağladığı için göz pınarları kurumuştu.

Hasan pazar yerinde bir köşeye içinde dört tavşanın bulunduğu karton kutuyu bıraktı. Vakit erken diye ortalık tenhaydı. Geçen saatlerle birlikte tavşanlara müşteri çıkardı. Akşamüstü olmuştu, artık hava kararıyordu. Hasan mecbur kaldığı için çok ucuza tavşanları bir adama sattı. Annesi evde ölümcül hastaydı, ilaç içmesi lazımdı. Hasan en yakın eczaneden, eczacıya durumu anlatıp, birkaç tane grip ilacı aldı. Parası kalmamıştı, doktor çağıramıyordu. Hasan hızlı adımlarla eve doğru yöneldi. Eve vardığında annesinin soğumuş cesediyle karşılaştı.

Yazan. Serdar Yıldırım

Timsah Kıkı İle Hacer

TİMSAH KIKI İLE HACERTimsah Kıkı, Nil Nehri’nin kıyısında dinlenirken, duyduğu çığlıklarla yerinden fırladı. Hemen bir kayanın üstüne çıkıp etrafına bakındı. Bir çocuk akıntıya kapılmış sürüklenirken, karşı kıyıda insanlar koşarak çocuğu izliyordu. Şimşek hızıyla suya dalan Kıkı’nın gözüne son anda insanların birkaç kayıkla açılmakta oldukları takıldı. “ Onlar asla çocuğa yetişemezler “ diye düşündü. “ Çocuğu iyice yüzme öğrenmeden tek başına bırakmak yanlıştır. Eğer bırakırsan su onu yutar. “ Kıkı az sonra çocuğa yetişti ve kocaman ağzını açıp hızla kapadı. Ancak çocuğa zarar vermemiş, sadece gömleğinin yakasından yakalamıştı. Geriye döndü, üç tane kayık geliyordu. Sevindi Kıkı çocuğu kurtarmıştı. Korku dolu gözlerle bakan çocuğa göz kırptı. “ Benim adım Kıkı, dedi, ya seninki? “ Çocuk gülümsedi: “ Benim adımda Hacer, dedi. Sağol Kıkı, hayatımı kurtardın. Sana bir can borçluyum. “

“ Hayır, Hacer, dedi Kıkı, bana can borcun yok. Ben senin hayatını kurtardım, bu doğru ancak karşılık beklemeden yaptım bunu. Borçlu falan da değilsin bana. Ben dünya tatlısı Kıkı’yım, yüreğim sevgiyle çarpar benim, kimse için kötülük düşünmem ben..” Kıkı’nın konuşması yarıda kaldı, çünkü kalın bir sopa olanca hızıyla başına indi. Kayıklar sonunda yetişmiş ve kayıktakiler kötülük saçıyordu. Sopalar birbiri ardınca başına indikçe gözü döndü. Bana reva mı bu, diye düşündü. Yıllar önce annesinin anlattığı bir hikaye aklına geldi. Bu hikayede, bir ahtapot iki insanı mutlak bir ölümden kurtarıyor, fakat insanlar, ahtapotun başına ödül koyuyorlardı. Ahtapot, onları yanlışlarıyla baş başa bıraktıktan sonra hedefine ulaşıyor ve denize geri dönüyordu. Şimdi Kıkı’nın yapacağı en doğru iş, onları yanlışlarıyla baş başa bırakmak ve Hacer’i sağ-salim kıyıya ulaştırmaktı. Kıkı, aynen öyle yaptı. Sert bir kuyruk darbesiyle kayıkların arasından sıyrılıp himayesindeki insan evladının kumsala ayak basmasını sağladıktan sonra, gözlerindeki iki damla yaşı fark ettirmemeye çalışarak geri döndü. Amacı olabildiğince uzaklara gidip, bu olayı unutmaktı. Beyinlerinden zeka fışkıran ve en akıllı yaratıklar olduğu iddia edilen insanlar bunlar mıydı? İnsanlar, kim bilir ne yanlışlıklar, ne hatalar yapıyorlar da bunları birbirlerine doğrusu budur diye yutturuyorlar mıydı?

Nil Nehri’nin sularına dalarken adının ünlendiğini duyar gibi oldu, Kıkı. Sanki biri “ Kıkı…” diye bağırıyormuş gibi geldi. Kıkı, bu çağrıyı duymamazlıktan gelmedi. Derinlerden döndü, yüzeye çıktı. Bağıran Hacer’di. Hacer el ediyor, Kıkı, gel buraya, diye bağırıyordu. Öfkesini dindirmek için biraz su yuttu. O, hep böyle yapardı; öfkelendiği zaman biraz su yutar, öfkesini dindirirdi. Su genzine mi kaçmıştı ne, öksürdü Kıkı, hem üç-dört kez öksürdü. Boğazını temizledi ve usulca yüzerek Hacer’in yanına geldi. Hacer, dizlerinin üstüne çöküp, Kıkı’nın boynuna sarıldıktan sonra şunları söyledi: “ Canım Kıkı, sen iyi kalpli, temiz yürekli bir timsahsın. İyilik yapayım derken, kötülük buldun, ama her iyilik yapan kötülük bulmaz. Belki şu an için insanların hepsinin kötü olduğunu düşünüyorsun, gerçekte kötü insanlar var ama iyi insanlar pek çok be Kıkı, iyi insanlar pek çok. İşte bu iyi insanlardan biri de benim. Ben göğsümü gere gere iyi bir insan olduğumu söylüyorsam, bu durum benim iyi bir insan olduğumun işaretidir ve sen benim iyi bir insan olduğuma inanmak zorundasın. “

Hacer sözlerini aniden kesmişti, bunun bir sebebi olmalıydı. Kıkı hızla geriye döndü. Kayıklar geliyordu. Hacer koşarak kayıkların önüne çıktı. “ Durun, gelmeyin, geri dönün “ diye bağırmaya başladı. Boşuna, herşey boşunaydı. Tüfekli, sopalı, bıçaklı adamlar kayıklardan indiler. “ Durun, Kıkı benim hayatımı kurtardı. Kimseye zararı yok onun, ona zarar vermeyin. İyi yürekli bir timsah o, kendi halinde, kimse için kötülük düşünmüyor. Bırakın gitsin, size ne yaptı ki? Neden onu öldürmek istiyorsunuz? “ diyerek feryat eden Hacer’in yüzüne gelen sert bir tokat onu yere düşürdü. Elinin tersiyle yüzünü silen Hacer; adamın vurduğu yerin kanadığını görünce son bir gayretle kanlı elini Kıkı’ya doğru uzatarak bağırdı ve bayıldı: “ Parçala onları Kıkı, parçala..”

“ Olmasaydı iyi olurdu ama Hacer’in olacakları görmemesi daha iyi oldu. Ne kadar istesek de bazı kötü olayların önüne geçemiyoruz. Ben iyi bir timsahım ama kötülerle bir olma durumuyla karşı karşıya bırakılıyorum. Şu andan itibaren hala iyi düşünceler içinde olmaya devam edersem bu adamlar beni keserler. “ Timsah Kıkı, rakipleriyle istediği yerde, istediği zamanda dövüşmekte kararlıydı. Gerisin geriye dönüp kaçmaya başladı. Amacı adamları toprağa çekmekti. Toprak üstünde durunca ayakları daha rahat hareket ediyordu. Seri dönüşler yapıyordu. O zaman uzun kuyruğu çok önemli bir silah haline geliyordu. Kıkı, canını kurtarmak için kuyruğunu kullanacaktı.

Kıkı, kayalıklar arasında dar bir yer bulup geri döndüğünde bir tüfeğin üstüne çevrildiğini fark etti. Gök gürültüsünü andıran sesin ardından sol gözü karardı, sol gözü görmez oldu. Sağ ön ayağıyla sağ gözünü kapatıp, ileri atıldı. Silahlar birbiri peşi sıra patlıyor, kurşunlar Kıkı’nın sert derisi üstünden sekiyordu. Bu arada Kıkı’nın kuyruğu akıl almaz bir hızla çevresine dehşet saçıyor, vurduğunu deviriyordu. Kıkı yediği onca sopadan, onca bıçak darbesinden sonra geriye gövdesinden ne kalırsa, Nil Nehri’ne ulaştırmak istiyordu. Sonunda Kıkı, Nil Nehri’ne ulaştı ve derinlere daldı. Aradan aylar geçti. Kıkı’nın sol gözü görmeye başladı. Kurşun göze girmemiş, yan taraftaki deriyi parçalamıştı. Yara iyileşince göz görmeye başlamıştı.

Bir kötü olayla karşılaştı diye Kıkı yaşam çizgisini değiştirmedi. Tutturduğu doğru yoldan sapmadı. İyilik, onun temel prensibiydi. Tüm canlı varlıkları seviyordu, çünkü Kıkı’nın kendine saygısı vardı. Kendine saygısı olmayanın başkalarına da saygısı olmazdı. Onlar sorumsuz bir yaşam sürerlerdi yani bedavaya yaşarlardı. Borç alır ödemezler, küfürlü konuşurlar, kalp kırarlar, düşünmeden hareket ederler, günahsız birine durup dururken vururlar, başkalarını kötülerler ve dedikodu yaparlardı. Söyler misiniz bana, bunları hangi kitap doğrular?

Yazan: Serdar Yıldırım

Son Konuşmalar

Gardiyan; paslı menteşelerinden türlü gıcırtılar çıkartan, ağır, demir kapıyı, arkamdan sert bir şekilde kapatırken, ürkütücü bir sesle mırıldandı :
- Buradakilere istediğin kadar kötülük yapabilirsin... Zira üçü de yarın sabaha karşı idam edilecekler.
Sonra; tütünden sapsarı olmuş ön dişlerini ortaya çıkartacak şekilde kapının küçük penceresinden bakarak sırıttı:
- Ama fırsat bulabilirsen!...
Hapishanenin soğuk,kemiklere işleyen ıslak ve nemli havasını o anda vücudumun her yanında hissettim. Elbisemin altındaki derim, sünger gibi rutubeti emiyordu. Elimde tuttuğum, defalarca kontrolden geçen çantamı yere, bana tahsis edilen alt ranzanın kenarına bıraktım. Kimse birşey sormadan laf olsun diye konuştum:
- İsmim sizleri alakadar etmez... Yanlız şu kadarını bilin ki, ben henüz ceza yemedim... Bu gün ilk sorgum yapıldı... Yarın gene sorguya çekecekler... Ellerinde delil olmadığı için beni fazla tutamazlar burada...
Şimdi sessizlik; elle tutulur bir şekil almış, katılaşmış, hepimizi çepeçevre sarmıştı sanki... Ruhlarımız dışarıda dolaşıyordu... Bedenlerimiz ise sessizliğe çakılmıştı adeta... Odadaki hava ağırlaşarak üzerimize çökmüştü... Solumdaki duvarın tavana yaklaştığı yerdeki küçük bir pencereden günün son ışıkları sarkıyordu...
Yatağıma oturdum. Ceketimin iç cebinden çıkarttığım kutudan bir sigara alarak, yaktım. Çakan kibritin ışığı gözlerimde büyüdü. Bakışlarım bir müddet mavi ile turuncu yanan aleve takıldı. Derin derin içime çektim dumanı...
Üstümdeki ranza gıcırdadı. Başımı yavaşça kaldırdım. Ranzadan aşağı, dizlerimin hizasına doğru bir çift ayak sarktı. Pantolonunun paçaları geniş, ayakkabılarının bağları bu paçalar içinde kaybolmuş, bol bol meşin ve ter kokan bir çift ayak... Biraz daha hareket oldu... Bu sefer görüş sahama, buruşmuş bir ceket ile kolları girdi... Yukarıdaki idamlık gezinmek için aşağı iniyordu.
Sarışın bir oğlandı. Anlındaki saçları, şakaklarına kadar dökülmüş, arka tarafta kalanlar ise, gelişi güzel sağa ve sola dağılmıştı... Bıyıklarının yeni yeni çıktığı belli oluyordu.
Yüzü terden sırılsıklamdı. Benden kısa boylu, fakat daha toplu görünüyordu. Önümde durdu. Karşı ranzada yatan adama başını çevirerek, yarı ingilizce sordu:
- Bu papaz kılıklı herif ne demek istedi şimdi?... What did he say?...
Cevap vermedim. Başımın altındaki yastığı düzelttim. Yastık örtüsü senelerden beri yıkanmadığı için son derecede kirliydi... Ter ve yağdan sararmış, üzerinde yer yer açıklı koyulu lekeler peydahlanmıştı... Bir çekişte yırtıp aldım örtüyü... Onun ayakları dibine fırlattım... Kızdı. Kıpkırmızı kesildi suratı. Sol eli ile ranzanın üst kenarını tutarak eğildi :
- Bana bak. Senin için arkadaşıma birşey sordum... Sen cevap ver, pis adam... Dirty man !...
Susmakta devam ettim. Bu oğlanın kızması hoşuma gitmişti nedense. Sinirlenince, kafasının arkasındaki saçları dikleşmiş, tehlikeden kaçmak isteyen bir kirpi gibi diken diken olmuştu.
Tam sigaramdan bir nefes daha çekecektim ki, aniden eğilerek yakama yapıştı, yanağıma sağlı sollu iki tokat attı... Yerimden fırladım. Ranzadan inmeden sol yumruğumu çenesine yerleştirdim... Benden böyle bir karşılık beklemediği için dayanaksız duruyordu. Dengesini kaybetti... Geri geri gitti... Dudağı patlamıştı... Kan çenesinden aşağı bir çizgi halinde süzüldü... Üzerime atılmak istedi. Karşı ranzada yatan arkadaşı onu arkasından, kollarından yakalayarak kıskıvrak tuttu.
- Sabahı düşünmediğin müddetçe daha rahat edersin Juan Peros... Düşünme sabahı... Bak biz ne kadar sakiniz. Sen de öyle ol!...
Kollarını kurtarmak için uğraştı. Başaramadı. Ben yumruklarımı sıkmış, tetikte bekliyordum.
Boğulurcasına konuştu :
- Bu namussuzu getirecek başka zaman bulamadılar mı? Pekala bizi...
Sözlerini bitiremedi. Daha doğrusu bitirmek istemedi. Kelimelerin bu kadarı bile acı veriyordu insana...
Yerime oturdum. O da kendisini tutan arkadaşının yatağına çöktü.
Paketimde kalan son sigaramı da yaktım.Dumanını, kapıya doğru üfledim. Gri duman borudan akan su gibi hızla çıktı dudaklarımın arasından... Sonra yavaş yavaş havaya dağıldı.
Karşımda yatan konuştu :
- Juan�a pekala cevap verebilirdin. Onu sinirlendirmek hoşuna gitti galiba.
- Neden konuşayım onunla? Bana ingilizce pis adama dedi.
- İyi çocuktur o... Aldırmamalıydın sen o lafa. İngilizceye merak sardı...Yeni yeni öğreniyor. Bu yüzden herkes ile ingilizce konuşmak ister durur. Bize de devamlı olarak söyler... Dedim ya iyi çocuktur... Üstelik te zekidir.
Güldüm.
- Bu devirde zekilere iş yok zaten... Hepsi kasaplık koyun gibi geberiyorlar.
- Ne demek istiyorsun ?
- Her şey açık, ortada. Gayeniz uğruna dövüştüğünüzü zannediyorsunuz... Halbuki kafanızı çalıştırsanız, daha iyi işler başarabilirsiniz... Sizler karşı taraftan değil misiniz?
- Öyle iddia ediliyor. Ama istemezsen, sen başka türlü düşünebilirsin...
- Neden?... Sizler bal gibi bunlara karşı savaşanlardansınız... Yarın sabah da asılarak idam edileceksiniz... Kaide bu... Üst rütbelilerin verdiği bu mantıksız kararı kimse değiştiremez.
Cevap vermedi... Gözlerini bir noktaya dikti, kaldı.
Aradan geçen dakikalar sanki canlıydı. Bakışlarını o noktadan ayırmadan derin derin iç çekti.
Sordum :
- Bari içiniz rahat mı?
- O rahatlık ikinci planda geliyor... Bizler, vazifelerimizi yaptık.
Umursamazlıkla cevap verdim :
- Hep öyle söylenir...Üçünüzüde birlikte mi yakaladılar?
Başını diğerlerinden yana çevirerek tek tek onları süzdü:
- Bu çocuklarlarla her işte beraber olduğum için, buradayım... Hep beraberdik. Ölümde bile ayrılmayacağız.
Bu sefer yakalamıştım zayıf tarafını:

- Kusura bakma arkadaş ama, felsefeniz iyi değil... Böyle bir uğraşıda, hisler rol oynamaz.
Geldiğimden beri hiçbir lafa karışmadan yatan, konuşmalara dinleyici kalan, sakal ve bıyıklarının bolluğundan yüzü adeta görünmez bir hale bürünmüş, üçüncüsü yüksek sesle söylendi:
- Yeni gelen doğru söylüyor, Carlos... Buraya tıkıldığımızdan beri, hep bizim tarafın neden kaybettiğini düşünüp duruyordum. Bir türlü doğru dürüst cevap bulamadım. Bu adam gelmeseydi, çözemeden ölüp gidecektim... Doğru, doğrudur. Kayıplarımız,
arkadaşlarımızın mantıkla değil, hisleriyle hareket etmesinden doğuyor...Sen kimsin yabancı ?
- Sizlerden daha üstün birisi...
- Yani?
- Bir anarşist...
- Allahla aran nasıl?
- Tanımam!...
Bu lafım üzerine dayağı yiyen, yerine ranzasına çıkarken buruşturulan bir kağıt gibi hışırdadı :
- Kendini beğenmiş, Allahsız...
İyice arkama yaslandım.İki avucumu başımın altına yastık yaparak, dirseklerimi yana açtım...
Gece oluyordu. Küçük pencereden içeri karanlık ile aydınlığın boğuşması girmeye çalışıyordu.
Üçünün de bir daha akşamın karanlığını göremiyecekleri geldi aklıma, üzüldüm.
Carlos odanın tek konforu olan, baş ucundaki gece lambasını yaktı. Kırmızı ampul birdenbire duvarları kan rengine buladı... Kirli bir kırmızıydı bu. Karşılıklı; ikişer ikişer, üst üste duran ranzaların tahtaları bir başka koyulaştı. Kapının yanındaki büyük yeşil oturaktan pis kokular yayılıyordu etrafa... İdamlıkların birbirlerinden saklıyacak bir şeyleri olmadığını düşünen hapishane idaresi, her hücreye ayrı bir tuvalet yapmayı uygun görmemişti.
Duvarlar, içlerinde bol miktarda kömür tozu bulunan tuğlalar ile örülmüştü...
Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu.

***

- Açılın ışık gelsin!...
- Hayır... Hayır yapmayın. Ben bir şey bilmiyorum... Ah, gözlerim yanıyor... Çekin şu ışığı.
- Konuş !... Köprüyü niye uçurdun?... Kiliseye koyduğun ve yüzlerce insanın hayatına mal olan saatli bombayı sana kim verdi?...
Işıklar... Gözlerim... karanlıkta aydınlık noktalar çoğalıyor... Büyüyorlar büyüyorlar... Kör mü oluyorum?... Yeter. Kurtar beni Kat!...
- Kaydedin... Kat dedi... Kat kim?.İsmini tam söyletin... Bir ışık daha getirin, bu kafi gelmiyor.
Göz kapaklarımı delen ışıklar... Yakıcı... Biraz su olsa ne iyi olurdu.
Yok yok, şarap... Şişelerle...
- Ne diyor bu be?... Şarabın ne işi var şimdi burada?... Tokatlayın da kendisine gelsin.
Bu sefer yanaklarım yanıyor. Darbeler çok şiddetli... Etraf gene simsiyah oldu.
Oh... Karanlık .
Kapalı gözlerimin önünde gittikçe ufalan daireler oluşuyor. Yürüyorum... Buna yürüme denmez, koşuyorum... Önüme bir uçurum çıkıyor... Arkamdan düdük çalarak üzerime doğru gelen cephane yüklü bir tren... Asker dolu vagonlar... Bombayı şöyle savurdun mu köprüye... Tamam.
Çığlıklar... Havada uçuşan eller, kollar, bacaklar... Kanlı kanlı... Yere düşen cesetler, kıvrılıp kalıyor.
Sesler... perde perde yükselen sesler. Dua edenler... Yalvaran, ağlayan askerler.
Aniden bir papaz çıkıyor ortaya. Bu insancıkların üzerinde, kendisini onlardan üstün gören, Allaha daha yakın olduğunu zanneden bir adam... Dua edelim arkadaşlar diye bağırıyor...
Şiddetli bir patlama ve sarsıntı daha... Gene parçalanmış insan uzuvları havayı deliyor... Kilisenin yerleri, taşları kana bulanıyor... Koltuklar birbiri üzerine yığılıyor... Hava sıcak mı sıcak... Huzur veriyor insana... Kan su gibi akıyor...Nerede ise girip yıkanacağım.
- Bu sefer elektriğin gücünü arttırın. Yaptıklarımız bir işe yaramadı... Ayrıca vurun neresine gelirse...
- Ahh...
- Vurun...
- Vurmayın.
- Söyle... İtiraf et. Bütün bunları sen yaptın değil mi? Kimin hesabına çalışıyorsun? Patronun kim? Allah belanızı versin sizin gibi ararşistlerin... Sizde hiç insaf yok!... Konuş.
- Patron... Patronum... Hayır,hayır. Bunları yapan ben değilim... Patronum yok benim... Kat kurtar beni...
- Işıkları daha çok yaklaştırın. Kör olsun da aklı başına gelsin... Kat dediği ortağı olsa gerek
- Yapmayın!... Yapmayın. Ben masumum.

***

Şiddetli sarsıntılar.
- Uyandı!...
- Kendine geliyor.
Suratımın hizasında Carlos�un yüzü vardı :
- Geçmişe gittin galiba!... Söyletmek için sana çok mu işkence yaptılar ?
Cevabım kısa oldu :
- Evet... Ama ben söylemedim... Neyse geçti artık.
Juan dostça bir sesle:
- Dikkat et... Başkalarının yanında mümkünse uyuma!... Zira; seni, tereddütsüz ipe götürecek sözler sayıklıyorsun.
Şüphe ile yüzüne baktım.
Carlo atıldı:
- Merak etme... Kalleş değildir. Bu saatten sonra da; ne onun, ne de içimizden birimizin, kimseye, birşeylerden bahsedecek halimiz kalmadı.
Konuşmayı pek sevmeyen üçüncüsü de tasdik etti:
- Korkma söylemeyiz.
Kısık bir sesle utanarak mırıldandım:
- Teşekkür ederim.
Mert kimselere benziyorlardı.
Sonra herkes yatağına kıvrıldı. Günün ilk ışıkları pencereyi delmeye başlamıştı...Lamba da artık sönmüştü.
***
Dışarıdan tiz ve yırtıcı bir borazan sesi geldi. Falsoluydu. Askerleri sabah kahvaltısına çağırıyorlardı.
Odanın demir kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriye iri yarı bir gardiyan girdi. Elinde dört ekmek ve bir testi su vardı. Kenardaki masanın üzerine bıraktı. Herkes onun hareketlerini takip ediyordu... Adam Carlos�tan yana döndü :
- Albay arzu ettiğiniz bir şey var mı diye soruyor... Son isteklerinizi yerine getirmek vazifesi imiş, dedi.
Carlos arkadaşları hesabına da kouştu:
- Yok... Yanlız papazı bekliyorduk.
- Gelecek.
Sonra çıkıp gitti.
İmrendim bu adama... Gardiyan da olsa, Hapishanenin içinde serbestçe dolaşabiliyordu. Ben bundan mahrumdum.
Az konuşan, saçı sakalı karışık olan bana döndü:
- Birlikte veya hesabına çalıştığın birileri var mı?
- Evvelden vardı... Şimdi kendi kendimin patronuyum... Böyle çok rahatım... Emir almak işime gelmiyor.
- Adamların?...
- Oho... Sürülerle. İnsanların en zayıf tarafı para hırsıdır... Ver... Adamın olurlar.
- Bir soru daha!... Yanlız samimi cevap isterim.
Gülerek mırıldandım:
- Sor bakalım. Nasıl olsa sizlerden zarar gelmeyecek.
- Gayen nedir?
- Anarşistlerin anlayış duyguları değişiktir... Sizin gibi teröristlere benzemezler. Biz mantıkla hareket ederiz. Sizlerde mantık yoktur. Sizleri kandırmak kolaydır... Hislerinize biraz hitap edilmesi, gururunuzun biraz okşanması sizleri harekete geçirir. Yapacağınız işin sonucunu pek kestiremezsiniz... Ben bir bakıma öc alıyorum insanlardan, askerlerden.
Carlos atıldı:
- Öc mü alıyorsun?...
- Evet... Bunca yıl birlikte yaşadığım kişiler, ailemin ortadan kalkmasına sebep oldular.
- Öyle ise sen anarşist değilsin... Sen bir intikamcısın... Devamlı öldürerek öç aldığını zannediyorsun... Sen deli ruhlu bir canisin....
- Sizler nasıl düşünürseniz, düşünün. Yanlız yaptıklarım, ideallerime uyuyor.
Ayrıca insanların başkaları tarafından idare edilmelerine zerre kadar tahammülüm yoktur. Herkes hür olsa idi, Dünya üzerinde kötülük kalmazdı... Fikirlerimi vatanımda yayamadığım, söyleyemediğim için buraya geldim... Hür olarak çalışıyorum.
- Saçma!... Vatanında hür değil miydin?
- Değildim... Soyum sopum idare edenlerin elinde birer oyuncaktı.
- Karşık fikirli insansın. Anlyamadım seni dedi bol saçlı.
Kapı açıldı. İçeriye simsiyah cüppeli, ellerini göğsüne çapraz bağlamış, din adamı girdi... Her üçü de yerlerinden doğruldular... Carlos ranzasından inerek, geriye doğru çekildi, odada tek olan sandalyeyi göstererek, saygılı bir sesle:
- Lütfen oturunuz muhterem peder dedi.
- Teşekkür ederim oğlum diye mırıldandı papaz.
Onlara arkamı dönerek yattım... Carlos benden bahsediyordu:
- Düşünceleri birbirine zıt... Anarşistim diyor, Allahı sevmiyor.
Papaz onun bu lafları üzerine uzunca bir duayı sesli sesli okudu.
Juan, yalvarır gibi konuştu:
- Size bir mektup versem aileme ulaştırırmısınız sayın peder?
- Tabii evladım. Hiç şüphen olmasın.
Bir kağıt hışırtısı duyuldu. Papaz mektubu cebine sokuyor olmalıydı... Biraz sonra kapının dışına çıktığında mektubu albaya vereceği muhakkaktı...
Onlar konuşurken uykum gelmişti. Günün bu saatinde, göz kapaklarım ağırlaşmış, vücudum ise kuş tüyü gibi hafiflemişti nedense.
Uyandığım zaman papazın gitmiş olduğunu gördüm... Yerimden kalkarak yavaş yavaş gezinmeye başladım. Hücre arkadaşlarımın her üçü de, yüzlerini isli duvarlara, dönerek yatmışlardı. Geçmişlerini hayal ediyorlardı herhalde. Belki de doyamadıkları tatlı hatıralarını düşünüyorlardı... Tam konuşacaktım ki, kapı gene açıldı. Bu sefer içeriye önce süngülü dört asker ile arkasında elinde kağıt bulunan sert yürüyüşlü, çirkin bir subay girdi. Askerler karşılıklı ikişer ikişer dizildiler. Subay ortalarında kaldı. Elindeki kağıdı okumaya başladı... Aklımda kalan son cümleydi.
- ... dan dolayı asılarak idam edileceksiniz...
Subay okumayı bitirdikten sonra kenara çekildi... Odada alınıp verilen nefeslerden başka birşey duyulmuyordu.
Carlos yerinden kalktı:
- Artık gitmemiz lazım arkadaşlar... Korkmadan... Bizlerle birlik olanlar, bizimle öğünebilirler.
Juan�a baktım... Rengi sapsarı olmuş,elleri titriyordu... Gözleri büyümüş adeta yerlerimnden çıkacak hale gelmişti. Soluk soluğaydı. Ölümün soğuk elleri bedenini sarmıştı sanki... Hücrenin köşesine gitti... Kusmaya başladı.
Sakallı ise yerinden kalktı... Üstündeki ceketini düzeltti... Gezmeye gidiyor gibiydi.
Juan duvarın köşesinde büzülüp kalmıştı...
Carlos:
- Sen hepimizden daha cessurdun Juan... Ne oldu sana böyle?... Diye bağırdı.
Bu sözler Juan�ın üzerinde bomba tesiri yaptı sanki... Yerinden fırladı... Askerler üzerlerine atılacak zannederek süngülerini ondan yana çevirdiler. O ise onların bu hareketlerine tebessüm ederek :
- Hadi hazırım... Korkum geçti arkadaşlar... Böyle olduğum için özür dilerim, sizlerden.
Hepsinin ayrı ayrı ellerini sıktım. Carlos�la öpüştük bile... Ama en çok içlerinde Juan sarıldı bana...
Askerler, onları ortalarına alarak dışarı çıktılar... Demir kapı büyük bir gürültü ile kapandı. Koridorda uzaklaşan ayak sesleri yankılar yaparak beynimin içini doldurdular... Kulaklarım uğulduyordu...
Tepedeki pencereden içeriye girmeye çalışan güneş ışıklarının rengi biraz daha kızıllaşmıştı...

Tuncer Şanal

« Önceki Sayfa |1 / 41 | Sonraki Sayfa »